Freud, "İnsan neden mutsuz olmakta ısrar ediyor?" sorusuyla karşılaştığında, klinik bir paradoksla yüzleşmek zorunda kaldı. Hastalar acı çekiyordu, ama bu acıdan vazgeçmiyorlardı. Semptomları yorumlandığında bile yerini bir başkasına bırakıyordu. Sanki acının kendisinde, sırf acı olmayan bir şey vardı.
Freud bunu "haz ilkesinin ötesi" olarak adlandırdı. Lacan ise bu ötede yer alan paradoksal tatmine bir isim verdi: jouissance.
Haz değil, jouissance
Haz (plaisir) bir dengelemedir: gerginlik artar, boşalır, denge kurulur. Haz ilkesi öznenin acıdan kaçınmasını sağlar. Ama jouissance bu sınırı aşar — hazzın bittiği yerde başlar, çoğu zaman acıyla iç içe geçer.
Jouissance, öznenin kendinden vazgeçemediği o tuhaf tatmindir — şikayet ettiği şeyin içinde gizlenen, ona sıkıca tutunan gizli kâr.
Klinikte bu çok somuttur. Hasta yıllardır aynı ilişki örüntüsünü tekrar eder, terk edilir, yıkılır — ve bir sonraki ilişkiye aynı pozisyondan girer. Bilinçli olarak değişmek ister; ama bilinçdışı bir yerde, bu örüntünün kendisi bir şey üretmektedir. Acı verici olan, aynı zamanda tatmin ediyor.
Semptom: jouissance'ın adresi
Lacan, semptomu sadece bir mesaj olarak değil, bir jouissance düzeneği olarak da düşünür. Semptom hem öznenin bilinçdışı çatışmasını söyler, hem de o çatışmadan ortaya çıkan tatmin biçimini barındırır.
Bu yüzden semptomlar yorumlansa bile kolay kolay çözülmez. Yorum, mesajı çözer ama jouissance'ı dağıtmaz. Çağdaş Lacanyen klinik, bu nedenle artık sadece "anlam üretmeye" değil, jouissance'ın yapısıyla çalışmaya yönelir.
İki jouissance
Lacan, geç döneminde jouissance'ı ikiye ayırır:
- Fallik jouissance — dilin, sınırın, eksikliğin jouissance'ı. Hep biraz "yetmez", hep biraz "ötede" bekler. Erkek konumun jouissance'ı.
- Büyük Başka'nın jouissance'ı (ya da ek-jouissance) — fallik mantığın dışında, dile gelmeyen, anlatılamayan jouissance. Lacan bunu "kadın olan" konumla ilişkilendirir; mistik deneyimlerde de bir izini görür.
Bu ayrım anatomik değildir, yapısal bir konumlanmadır. Her özne, kendi yapısına göre bu iki jouissance arasında bir yerde durur.
Klinikte ne yapılır?
Psikanaliz, jouissance'ı yok etmeyi vaat etmez. Böyle bir vaat dürüst olmaz; çünkü jouissance yaşamın motorudur, yok edilebilecek bir şey değildir. Yapılabilecek olan şudur: öznenin jouissance ile ilişkisini değiştirmek. Onu daha az yıkıcı, daha az tekrar eden, daha az kör bir biçimde taşıyabilmesini sağlamak.
Bu, semptomdan kurtulmak değil — Lacan'ın deyişiyle, semptomla yapabilmek (savoir-y-faire). Onunla yaşamayı, ondan bir iş çıkarmayı, onu kendi imzasına dönüştürmeyi öğrenmek.
Jouissance, klinik düşünmenin merkezindedir ama hakkında konuşmak hâlâ zordur. Belki de bu yüzden — çünkü konuştuğumuz an, onu kaçırırız. Konuşmanın kendisi, jouissance'ın bir kısmını öteler, başka bir yere taşır. Klinik tam bu paradoksun içinde işler: jouissance'ı konuşarak değiştirmek, ama onu konuşmanın imkansızlığını da kabul etmek.